16 Şubat 2018 Cuma

HEAT the ROAD...






Bir blog yazısı birine ithaf edilir mi bilmiyorum ama bu ölçekte bir motosiklet kullandığımı ve bu yolculuğu motosikletle yaptığımı ilk defa bu yazıyla öğrenecek olan anneme bir küçük özür mahiyetinde olsun istedim.

Anneme…





8 Temmuz 2017 Pazar (1.gün)
İstanbul – Paleo Tsifliki / Kavala: 460 km
Maceramız 8 Temmuz Cumartesi sabahı başladı. Bir BMW F650 GS ve bir  F700 GS olmak üzere iki ladyrider sabah 8 sularında yola revan olduk.
Öncesinde pek çok kez toplantı yaptığımız ve rota çalıştığımız turistik gezimizin start noktası İstanbul,  ilk durağı İpsala sınır kapısı (260 km) oldu. Yunanistan’dan motosiklet için çıkıyorsanız ihtiyacınız olan belgeler pasaport, araç ruhsatı, yeşil (araç) sigorta, kasko (opsiyonel, biz yaptırdık ve maalesef kullanmak zorunda da kaldık), sağlık sigortası, çıkış pulu (biz bunu unutmuşuz ama geçişin orada yan binadan hemencik alınabilen bir şey olduğu için çok sorun olmadı). Çıkmadan önce yenilettiğimiz uluslararası ehliyetimizi ise ne kapıda ne de yol boyunca soran eden olmadı. 

Yaz mevsimi olmasından mütevellit sınır kapısında yaklaşık 1,5 saat (ki bu çok iyi bir süre) bekledikten  –tabi arada kornalar ve zılgıtlar eşliğinde arabalara kaynak attıktan sonra – ilk durak olarak Dedeağaç’ta (Alexandrapolis – 380 km.) mola verdik. Kendi halinde bir sahil kasabası olan burada, adını şu anda telaffuz edemeyeceğimiz bir restoranda ve deniz kenarında nefis bir yemek yedik. 2 kişi 30 Euro ödediğimiz yemekte mayonezli yengeç salatası, roka salatası, 1 porsiyon balık (çinekop), karpuz ve içecekler vardı.



Ιερός Ναός Κοιμήσεως της Θεοτόκου :) Chiristian church


Burada fazla oyalanmayıp gece konaklayacağımız yer olan Kavala’ya geçtik. (460 km.) Amacımız dinlenmek ve denize de bir girivermek olduğu için Kavala’nın içine girmeden, şehri yukarıdan dolaşarak, şehrin 20 km. batısında yer alan Paleo Tsifliki adı verilen yerleşim birimini seçtik. Aldığımız karar gereği daha önceden yer ayarlamadığımız için önümüze gelen ilk konaklama tesisine daldık. Dimos Bungalows isimli bu yer 1+1 bir aparttan oluşuyordu. Sahibesi Alman olan ve sadece işaret diliyle anlaşabildiğimiz bu güzel ve temiz yerde motorlarımızı koyacak kapalı bir dam bulmanın ve böyle güzel bir evciğe kişi başı 30 € ödemenin mutluluğu ile mutlu mesut yerleşiverdik. Sonrasında ise koşarak deniz ve akabinde Hotel Akti’nin beach barında güneşi batırıp ayı doğurmaca.  Yorgun argın otele dönerken ise market alışverişi yapmayı ve sivrisinek savarımızı almayı unutmadık.

 9 Temmuz 2017 Pazar (2.gün)
Kavala – Igoumenitsa : 470 km.
Igoumenitsa – Ancona feribot geçiş – gidiş dönüş aldık biz (Anek ile): 245 Euro/Kişi (motor dahil). Feribot biletinizi yolculuğunuz başlamadan ne kadar erken alırsanız o kadar iyi, zira yer bulmak oldukça zor. Biz 1 ay öncesinden aldık mesela.
Hava sıcaklığı 40 derece, hissedilen ise asfalt, motor ve kıyafet katma değeriyle bence 140 derece filandı. Bu yolda hayatımızı kurtaran şey ise, Selanik’ten sonra dağlara çıkarken başlayan ve sayamadığımız kadar çok olan (20-30 olabilir) kısa, uzun tüneller oldu. Serin olan tüneller güneşten de koruduğu için resmen telef olmamızı engelledi.

 Otobanlar alabildiğine boş ve düz Yunanistan’da. Bir ara kamyon şoförü moduna bağlayıp uyuyacaktım. Yetişmeniz gereken bir feribot yoksa otoban kullanmayın derim. Bu arada İpsala – Igoumenitsa arasında eğer otobanı kullanacaksanız cebinizde devamlı bozuk para bulundurun. 12-13 kere durup (evet öyle dümdüz giderken yolun ortasında karşınıza anlamsız bir şekilde gişe çıkıyor, ödeyip devam ediyorsunuz, sonra yine, sonra yine) 1.70 Euro veriyorsunuz.

Igoumenitsa limanda, Atina’dan gelen Ece ve Dimitri (Yamahafazer1000) arkadaşlarımızla 20.15 feribotuna binmek üzere buluştuk. Organizasyon işinin kraliçesi Ece biletlerimizi çoktan hallettiği için bize sadece tıpış tıpış feribota binmek kalmıştı. Yaklaşık 16 saat süren yolculukta, güzel bir akşam yemeğinden sonra, duşu ve wcsi içinde olan, 4 kişilik kabinimizde ve ranza tipi olmakla birlikte, rahat ve temiz yataklarımızda, güzel bir uyku çektik.


Ancona Liman

10 Temmuz 2017 Pazartesi (3.gün)
Ancona – Rimini: 120 km.
Otoban Ücreti: 120 km için 6,50 Euro (ki bu rakam İtalya’da otobanların ne kadar pahalı olduğunu bilmeyen biz için, yolculuğumuzun büyük bir çoğunluğunda otoban gördüğümüz yerden topuklayarak uzaklaşmamız için yeterli olmuştur.)
Ne bu böyle daha ilk günden 120 km.cik demeyin.11 de yanaşmasını beklediğimiz feribottan ancak 12’ye doğru inebildik zira.
Hedefimiz günün zaten yarısını kaçırdığımız için 180 km. uzaklıktaki Ravenna’ya gitmek ve denize girip güzel yemekler yemekti. Ancak Rimini girişinde 1-2 dk.lığına durduğumuz bir altgeçitte motorum çalışmamaya karar verince ilk günden planımız aksadı. Biz Özlem’le alt geçitte beklerken, Dimitri ve Ece, Rimini Sanayi'ye tamirci bulmaya gittiler. İyi haber, Bmw servisi sadece birkaç km uzaklıktaydı, kötü haber ise motoru kendimizin getirmesini istiyorlardı. Ece’nin bütün ısrarlarına rağmen sadece bir çekici numarası vermeyi lütfettiler. (bu arada tüm konuşmalar İtalyanca oluyor çünkü İtalya’da İngilizce konuşan bulmak oteller ve turistik restoranlar dışında çok zor, siz siz olun İtalyanca bilen bir arkadaşınız olmadan yola çıkmayın. Bknz. Ece Ocak J) Neyse ki aranan çekici bulundu ve motor 50 Euro + vergi karşılığında servise çekildi. Yola çıkmadan önce kaskomu yapan ve bu harcamayı da kaskoma dahil etmeyi başaran sevgili Dilbaz Sigorta’ya da buradan bir kez daha teşekkürler.
Servis’te kısa bir konsültasyondan sonra anlaşıldı ki, aşırı sıcaklara dayanamayan orta yaşlı aküm aramızdan ayrılmış. Sorunun bu kadar basit olmasına sevinerek ve akü değişimi için birkaç saat bekledikten sonra Rimini’de kalacağımız bir otel bulmak üzere bir kafede oturduk. Kısa bir booking searchinginden sonra 30 €/kişi ye Hotel Constellation’da yer bulduk. (İtalya’da 1,5-3 € arasında değişen şehir vergileri bu fiyata dahil değil bu arada.)

Rimini, Ayvalık’tan biraz daha küçük, çok daha tenha, kilometrelerce kumsalı olan bir Adriyatik kasabası. Akşam sakin olan kasabada gündüz tüm sahiller doluyor. Şezlongları işleten firmalar var ve şezlong fiyatları tüm gün için 10 €/kişi, yani pahalı. Buna şemsiye de eklerseniz fiyat daha da artıyor.
İlk akşam yemeğimizi tavsiye üzerine bir balık restoranında yedik sahilde. Spiaggio isimli bu hoş yerde 1 tuna, 1 levrek, 1 deniz mahsulleri salatası, 1 kılıç balığı marin, 2 tane kılıç balıklı makarna, 2 büyük su, içecekler, kuverle 110 € verdik toplamda. TL olarak düşününce kişi başı 110 TL nin üzerindeki bu rakam, yediğimiz yemeklerin lezzeti karşılığında bize bedava gibi geldi. Tüm İtalya seyahatimiz boyunca kendi aramızda yaptığımız oylamada burası ilk 3 te kaldı hep.

11 Temmuz 2017 Salı (4.gün):
Rimini – Ravenna – Ferrara - Bolonya: 210 km(Sanırım) (Köy yollarının dibine vurulan bir kısım olduğu için km. tam hesaplanamadı).

Ravenna
Valentino Rossi hayranı olan Dimitri, müstakbel nişanlısı Ece ile Rimini’ye 65 km. mesafedeki Urbino isimli Rossi’nin kasabasına/köyüne gitmek isteyince, biz de Özlem’le öğleye kadarki boş vakti denizde geçirelim dedik. Ultra pahalı şezlonglara 1-2 saat için 10 € ödedikten sonra Adriyatik’in kalabalıktan bulanmış ve hiç de cazip gözükmeyen sularında biraz çimdik, hız konusunda Rossi’yi artmayan Dimitri erken dönünce toparlanıp, öğle yemeğini Ravenna’da yemek üzere yola çıktık. 
Büyük şehirler dışında hemen her yerde siestanın ağırlığı net bir şekilde görülüyor. Bu küçük tarihi kasabada da öğle yemeği yemek için açık yer bulmakta biraz zorlandık. Sokak arasında bulduğumuz ancak anlaşılan o ki baya eski ve talep gören bir lokantacıkta gayet lezzetli ve uygun fiyatlı yemekler yedik. Ben kendi adıma porçini mantarlı tagliatelleden gayet memnundum. Hatta Türk olduğumuzu öğrendikten sonra nadiren burun kıvırmayan ve Türkiye’de kalmış olan İtalyan bir çiftle kısa ama tatlı bir sohbet bile ettik.


Ravenna’dan sonra amacımız tabi ki Ferrara üzerinden geçip Bologna’ya gitmek değildi. (Neydi ki acaba?) Gerçi programın yetişemeyeceğini düşünüp bir önceki akşam Venedik’i elemiştik ve o bölgede rahatça hareket etmek için zamanımız kalmıştı ama kulağın tersten gösterilmesi şeklindeki bu seyahat, akşamında, bizim de ‘neden böyle yaptık ki acaba, alla alla?’ dememize neden olmadı değil. İşin en güzel tarafı ise Comacchio Gölü’nü dolaşıp (bu arada gölü pek göremedik, kurumuştu ve bataklıktı sanırım ama çevresindeki göl evleri pek bi güzeldi), köy yolları (köylere köy, yollarına köy yolu dediğimize bakmayın tamamı şirin, bakımlı, tablo parçası yerler) arasından geçerek yol almaktı. Kalan 10 günlük yolculuğun son serin kısmını ise bu arada yaptık. Her yolculuğun olmazsa olmazı yağmur bizi bu bölge yakaladı çünkü. Sığındığımız benzin istasyonu sahibinin ‘burada tüm yıl yağmur yağar ama Temmuz’da – Ağustos’ta yağdığı görülmez’ şeklindeki ‘şaka’ nitelikli yorumu ise bizi pek güldürmedi.

Ferrara Şehir Meydanı
Nihayet duran yağmurdan sonra biraz daha yol alıp Ferrara meydanında kısa yemek molası verdik. Birkaç Euro karşılığında yediğimiz nefis paninilerden sonra konaklamak için Bologna’nın yolunu tuttuk. Havanın neredeyse kararması ile kendimizi bulduğumuz ilk otele atalım dedik, lakin şehir dışında kalan prefabrik kamping otelini beğenmeyip şehir merkezine yol aldık. Holiday Inn’de oldukça uygun fiyata yer bulduğumuzu düşünürken ve Ece içerde resepsiyonist ile çarpışırken, çantaları huzurla motordan indiren biz, resepsiyonist aslında Booking’in azizliğine uğradığımızı ve hiç yerleri olmadığını söyleyince tekrar toparlanıp başka bir otele doğru yol aldık. Neyse ki otel, 30 €’ya hemen arkasındaki Hotel Cosmopolitan’ı ayarladı ve son kalan engelliler için ayrılan odalara yerleştirildik. Bu kadar yüksek sezonda ve turistik noktalarda konaklama yapacaksanız her zaman şansınız yaver gitmeyebilir, tavsiyem rezervasyonlarınızı önceden yapın.

12 Temmuz 2017 Çarşamba (5.gün)
Bologna : 0 km.
Asinelli Kuleleri
Şehrin fuar merkezinde olan otelimizden sadece şehir merkezine kadar motosiklete bindiğimiz, bol gezmeli, aynı zamanda dilenceli günümüz. Biz 1 gün ayırabildik ama aslında 2-3 günde sindire sindire gezilecek bir şehir burası. Süresi kısıtlı olanlar için 14 € karşılığında Piazza Maggiore’den (Maggiore Meydanı) kalkan hop on hop off otobüsler en ideali. İstediğiniz durakta inip o noktayı gezip bir sonraki otobüse binebiliyorsunuz. Gezmekten yorulduğunuzda ise Giardini Margherita dinlenmek için süper sakin, güzel bir park. Şu anda 150 civarında kulesi olan (bir kısmı zaman içinde yıkılmış tabii) bu kırmızı renkli tarihi şehir aynı zamanda köklü üniversiteleri ile de meşhur. Bologna Üniversitesi ise dünyadaki en eski üniversite olarak kabul edilmekte ve hala faal durumda. İçimde kalan yerlerden birisi ise restorasyonda olan Neptün Çeşmesi (Fontana Del Nettuno) oldu. Çeşmeden yana şansım gülmeyince dünyanın en büyük 15. kilisesi (132 m.x66 m.) olan San Petronio Bazikilikası’nı gezdim. Kimsenin fotoğraf çekmediğini görünce, yasak olduğunu düşünüp gaza gelip kendimce gizlice birkaç kare fotoğraf da çektim. Tipik bir Gotik mimari ile inşa edilen bu kilisenin hala bir kısmı tamamlanamamış. Ben hangi kısmının eksik olduğunu anlayamadım doğrusu bana tam gibi geldi.
San Petronio
Otobüs turu ile Marconi’nin de yaşadığı binayı da görüp gönül rahatlığı ile otele dönecekken (diğerleri pes edip saatler önce otele gitmişlerdi) bir de gördüm ki, ultra sakin zannettiğin bu İtalyan şehrinde ciddi bir iş çıkışı trafiği varmış. Hoş İstanbul’un trafiğinin 10’da 1’i bile sayılmaz ama şarjımın %1 olduğu (oysa yumurtalı dondurmamı yedikten sonra bir kafede boş beleş yarım saat oturup şarjımı doldurmuştum güya–powerbankimin ise daha seyahatin başında iflas ettiğini hiç söylemiyorum) ve navigasyonla oteli bulmaya çalıştığım düşünülürse trafikte kaybettiğim her saniye benim için adeta hayatiydi.

Mozarella :)
Akşam yemek yediğimiz yer ise şehir merkezine yakın olan ve 1942’den beri var olan da Nello isimli küçük, şık ve yemekleri harika olan bir restorandı. Rezervasyonunu önceden yaptığımız bu yere otelden kişi başı taksiye 5’er € vererek ulaştık. Aperatif olarak aldığımız zeytinyağlı domatesli mozarella peyniri ise pek bir muhteşemdi. Porcini mantarlı risottosunu da tavsiye ederim. Yine dünyayı yiyip içip kişi başı 33’er € ile hesabı kapattık.



13 Temmuz 2017 Perşembe (6.gün):
Bolonya – Modena – Verona – Garda Gölü: 190 km.
Bologna’dan sonra ilk hedefimiz 45 km. uzaklıktaki Modena idi. Bir çoklarına göre adı sanı duyulmamış bu şehri ziyaretimizin iki sebebi vardı; Ducati fabrikası ve Ferrari Müzesi. Bir Bmw ehli olarak hiçbir zaman ilgimi çekmeyen Ducati ve halihazırda fabrikasını gezmeyişim, büyük bir hevesle içeri dalan ve girmeleri ile çıkmaları bir olan Özlem ve Dimitri’nin yüzlerindeki sükut-u hayalle birlikte cebimde 20 € kalmasının anlamını bir kez daha perçinledi. (Zaten motorlarımızı Ducati olmakları için fabrika bahçesine de almamışlardı L) Gerçek anlamda bir fabrika müzesi olmayan sergi alanında sadece Ducati’lerin geçmişten bu güne modelleri sergileniyor(muş). Yine de ilgilileri için hoş bir deneyim olabilir tabii.


Ferrari Müzesi
                                                             
Oradan Dimitri’nin hayali Museo Enzo Ferrari’ye gittik. Tabi şehirde 3-4 tane farklı Ferrari Müzesi olduğunu bilmediğimiz için biraz kafamız karıştı. Adamlar her segment, tarih vb. için ayrı bir müze kurmuşlar. Nihayet aradığımızı bulduğumuzda güneş yine tepemizde raks etmeye başlamıştı. Bu sefer kimse 25 € verip müze kısmına girmedi, sadece Dimitri 20 € vererek 15 dk. Simülasyona girdi. Ultra pahalı (aslında normal) shoptan ise yine Dimitri dışında kimsenin gönlü alışveriş yapmaya ermedi. Burada bir şeyler atıştırdıktan sonra yaklaşık 100 km. uzaklıktaki Verona’ya rotamızı çevirdik. Otobana para vermemek temel düsturumuz olduğu için SS’le başlayan karayolundan ve kamyon ve tırların arasından yolumuza devam ettik. İkindi vakti Verona’ya vardığımızda sıcaktan ve trafikten yine yorulmuştuk. Jülyet’in mezarının (evinin) yanında bir kafede biraz soluklandıktan sonra Evi ziyaret ederek bir kez daha Capulet ve Montagu’lerin şahsında Shakespeare’i andık. Kendi aramızdaki ‘Romeo ve Jülyet gerçekten var mı, yoksa Shakespeare mi salladı’ şeklindeki kararsızlığımızın imdadına müze yetkilisi yetişti: ‘Kesinlikte yaşadılar.’ Pek inanasımız gelmese de, çok da umurumuzda olmayarak şehrin ultra turistik sokaklarına kendimizi attık.
Verona Sokakları Kazan Biz Kepçe
İtalya turizm amaçlı her konuyu çok iyi kullanmayı biliyor gerçekten. Şehirler, tarih, markalar, hikayeler, doğa, deniz her şey son derece başarılı bir şekilde pazarlanıyor ve her kademesine sorunsuz bir şekilde geçiş yaparak rahat ediyorsunuz. Tarihi şehir merkezinde standart kilise(ler), arena, tarihi evler, meydan, nehir sırasıyla sizi sarıp sarmalıyor. Biz vakit darlığından son derece hızlı bir şekilde gezdik şehri. Bence buraya 1 tam gün ayrılarak rahat rahat gezilmeli. Hem her şey derli toplu, kolay ulaşılabilir hem de yeterli derinlikte ve detayda.
Ahtapotlu patatesli güzel bi şey
 Geceyi Garda Gölü kıyısında geçirmeye karar verdiğimizden ve hava kararmaya, yağmur da gelecek gibi davranmaya başladığından şehir turumuzu kısa kesip Garda Lake’e doğru yola koyulduk. Çoğu kez olduğu gibi burda da navigasyonun azizliğine uğradığımızdan şehirden çıkmak biraz zaman aldı. İlk self servis benzin doldurma işlemimizi de başarıyla gerçekleştirdikten sonra 30 km. uzaklıktaki Garda’ya ulaştık. İtalya’nın en büyük gölü (370 km2 – Van Gölü’nün 10’da 1’i, zaten şekli de Van Gölü’nün çekmişi gibi) olan Garda çevresinde göl boyunca bir çok yerleşim yeri mevcut. Bunlara kasaba veya mahalle de diyebilirsiniz. Gölün Doğu ucundan, Güney kısmı takip edilerek Batı kısmına kadar neredeyse kesintisiz bir yerleşim kolyesi mevcut. Yukarılara çıkıldıkça yerleşim seyrekleşiyor. Kuzey ucunda ise dik dağlar (ben onlara Alpler ismini verdim J ) görülüyor. Burası da oldukça turistik bir yer olduğundan ve yer bulmak yine imkansıza yakın olduğundan Booking ile hiç uğraşmadık ve kapıdan yer bulmaya çalıştık. Bizden önce göle ulaşan Ece ve Dimitri, Sirmione (mahallesinde) güç bela bir yer buldu. Motorların giremediği bu alana (kale içi gibi) biz hiç girmeye yeltenmeyip Peschiera del Garda kısmında kişi başı 30 €’ya başımızı sokacak, motorlarımızı da koyacak garajı olan bir yere attık kendimizi. 2 yıldızlı Hotel La Favorita ahım şahım olmasa da ihtiyaçlarımızı temel düzeyde karşılayabilecek  nitelikteydi ve temizdi. Duştan sonra en keyifli kısım olan akşam yemeğine geldi sıra. 5 dk mesafedeki göl kenarına yürüyerek Vecchio Mulino isimli restoranda kırmızı dolunay ve göl manzarası eşliğinde mükemmel bir akşam yemeği yedik. Patatesli Ahtapot Salatası, Humus, Greek Salata, Spagetti, vazgeçilmezimiz domatesli zeytinyağlı mozarella ve 1 şişe içecek (yanlış anlaşılması 2 kişi yedik hepsini) ve kuvere toplam 73 € ödedik.
Garda Lake

14 Temmuz 2017 Cuma (7.gün):
Garda Gölü – Sabbioneta – Parma – La Spezia: 270 km.
Sabah 10 sularında ancak toparlanıp Parma üzerinden La Spezia’ya gitmek üzere yola çıkıyoruz. Öncesinde Ece’lerle merkezde bir noktada buluşup hem sabah kahvemizi içiyoruz, hem de rotamız üzerinden geçiyoruz. Hayalimiz Amalfi kıyılarını da gezmek, bunun için feribot biletlerini bir gün daha öteliyoruz. Tabi bunlar öyle hemencecik olmuyor. Telefonlar, mailler, konfirmasyonlar havada uçuşuyor ki Ece’nin forsunu kullandığımız halde. Kişi başı ekstra 150 TL gibi bir rakam ödeyerek tatilin İtalya kısmını bir gün daha uzatıyoruz bu çabanın bizi Amalfi’ye götürmeye yetmeyeceğini henüz bilmeden.
Sabbioneta

Nihayet işlerimiz bittiğinde, tam bir sayfiye ve turistik yer görünümdeki Garda’dan çıkmak o kadar kolay olmuyor. Cuma sabah trafiği kilit olan bu minik bölgenin akşam halini düşünemiyoruz. Bir şekilde kendimizi yola attığımızda güneş tepede hunharca parıldamaya başlamış bile. Dünkü serinlikten eser yok ve tatilin bundan sonraki ‘cehennem sıcakları mode on’ iç kısımlara ve güneye doğru ilerledikçe daha da açılıyor.


Motorları parkettiğimiz yeri
 pinlediğimiz harita görsellerinden biri

Yine otoban tercih etmeden otoyollardan devam ediyoruz. Yolda solumuzda Parma’ya yaklaşık 40 km. kala tarihi surlarla kulelerle bizi cezbeden bir görünüme sahip Sabbioneta denen bir köye dalıyoruz. Öğle vakti olduğundan mıdır nedir ortada in cin top oynuyor. Bu sıcakta gezme konusunda pek istekli olamayan Dimitri ve Ece bir kafede oturuyorlar. Sonrasında biz onları gitti zannediyoruz, onlar da bizi ve 16 Temmuz akşamına Toscana buluşmasına  kadar ayrı sürüyoruz.

Var mıdır bir bilgeliği acep
Parma’ya vardığımızda saat İtalya saatiyle 15.30 civarı. Lakin adeta öğlen sıcağı hala.Nesi meşhurmuş bilemediğimiz, aklımızda futbol takımından başka bi şeysi olmayan bu şehrin meydanındaki Garibaldi Heykeli de bir şey ifade etmeyince, muhteşem korunmuş tarihi şehri ve meydanlarını boş beleş gezmeyi bırakıp nihayet bu memleketteki ilk pizzamızı yemek için meydandaki bir restorana oturuyoruz. Asıl meşhur pizzacı saat 16:00’dan sonra kapandığı için (bu bohemliği pek çok yerde gördük, kendi adımıza maalesef) meydandaki diğerine ‘da chi ragas’ a gittik. Özlem deniz mahsullü, ben 4 peynirli söyledim. İçecekler ise bugün hala ağzımı sulandıran meyveli smoothie’lerdi. Şunu net bir şekilde söyleyebilirim ki bizim memlekette de en az İtalyanlar kadar, hatta daha iyi pizza yapılıyor. Totalde 37 Euro bayılıp tekrar yola revan olduk.
         







Giuseppe Garibaldi (d. 4 Temmuz 1807 – ö. 2 Haziran 1882), İtalya Devleti'nin kurulmasına öncülük etmiştir. İtalyanlar tarafından İtalya'nın en büyük kahramanı ve yurtseverlerinden biri olarak kabul edilir.





Parma’dan sonra hedef deniz kıyısı şehri La Spezia. Yaklaşık 130 km. lik yolculuğumuz için yola çıkma saatimizin 17.00 civarı olduğunu düşünüp rahat davranıyoruz. Lakin otobana girmediğimiz ve artık Cuma akşamı olduğu  için trafik bizi ziyadesiyle yavaşlatıyor. Otobanı ıska geçmeye çalışıp otoyolu da kaybedince navigasyon bizi yolculuğumuzun en güzel yollarından birine atıyor. Dağ yolları arasından giden, inen, çıkan, hem virajlı, hem keyifli bu
yolu bir gün her motorcu arkadaşımın geçmesini dilerim. Keyiften durup fotoğraf çekmeyi neredeyse unuttuğumuz (gerçi ben dakka başı arayan La Spezia’da oteldeki hatuna motosikletle yolda olduğumuzu anlatmaya çalışırken şarjımı bitirdiğim için hiçbir şey çekemedim) bu yol bize resmen ilaç gibi geldi. Yolculuğun tek virajlı yol hevesini de böylece almış olduk.

Sıkı bağladık ama
Akşam La Spezia’ya ulaştığımızda ise konumu hiç de hayal ettiğimiz yerde olmayan ancak Booking’deki son otel olan Angela Blu’yu bulmak için bayağı cebelleştik. Kişi başı vergiler dahil 
39 Euro ödediğimiz bu otelin otopark anlayışı maalesef kapı önü şeklindeydi. Mahalle olarak Basmane’yi andıran bu bölgeye her ne kadar güvenmesek de, otel sahibinin aksi yönde olduğu yöndeki yeminli teminatı ve bizim de enerjimizin son damlasında olmamız sebebiyle başka bir yer arayamayacağımızdan iki motoru iki zincir ve bir kilitle deli misali bağlayarak yukarı çıktık. Neyse ki dışı ultra bakımsız binanın içi süper yenilenmiş ve iyiydi. Dinlenmek ve yenilenmek için yetti de arttı bile. Hatta sabahleyin hole bırakılan elmalardan birer tane alarak yanımıza ara öğün yapma şansımız bile oldu.

15 Temmuz 2017 Cumartesi (8.gün):
La Spezia- Cinque Terre (sadece Riomaggiore) – Pisa : 110 km.
Cinque Terre (beş köy - Monterosso, Vernazza, Corniglia, Manarola, Riomaggiore) İtalyan Rivierası'nın engebeli sahillerden oluşmuş bir bölgesidir. La Spezia şehrinin batısında, Ligurya bölgesinde yer alır.
Şehir, Unesco dünya mirası listesinde yer alıyor ve belli bir noktadan sonra köylerde sadece yayan olarak hareket ediyorsunuz. La Spezia merkezinden 12-13 km olan ancak yolları Transfagarasan’ı aratmayan bu kısa       yolun sonundaki ilk köy Riomaggiore.



Hayli kalabalık olması bizi şaşırtmasa da motorları koyacak yer bulmamızın neredeyse yarım saat sürmesi biraz canımızı sıktı. Nihayet park edilmeyecek yerlere ‘amannn bu dağ başında da kim çekecek, hele ki çekici bu yollara hiç giremez’ cesaretiyle sıkıştırdık bi köşeciklere canım motorları. (Memleket medeni kardeşim, kimse de gelip çekmedi, yasak yere koymayı kimsenin düşünmeyeceğini varsaymış olmalılar :)
Rengarenk binalardan oluşan bu köyün tepesinden aşağı iniyoruz. Birkaç yüz metre sonra kıyının bittiği yerde ise Akdeniz manzarası şahane.



Sayısı onlarca ve oldukça pahalı olan otellerde kaldıklarını varsaydığımız bir kısım turist kayalıklardan direk denize giriyor.
















Kıyıdaki kayalıklarda bir cafede manzara eşliğinde kahvemizi içiyoruz. Fiyatlar bu konsepte göre beleşten az pahalı, sadece birkaç Euro. Köyle arasında dolaşan tarifeli tekneler de var ancak bu tarife nedense İngilizce hazırlanmamış. Sadece Portofino için olan ilanlar anlaşılabilir. Bazı tur firmaları (Türkiye’de) bu köyleri yürüyerek de gezebileceğiniz turlar düzenliyor. Biraz zor ama belki bir gün deneyimlenebilir. Böyle bir tur için birkaç gün ayırmak gerektiğinden bizimse daha gezecek çok yerimiz olduğundan diğer köylere uğramadan Riomaggiore ile vedalaşıyoruz. 





Resimde görülen Risotto pirinçlerinden motorlarımızda sanki magnet haricinde bir şeye yerimiz varmış gibi birer ikişer alarak 2.000 km taşıyan Özlem’la bana bir alkış lütfen. Kıyamadığım için hala pişirmedim mesela 😊




Riomaggiore'den inerken La Spezia

La Spezia’dan çıkarken manuel benzin doldurma operasyonumuzu da tamamlıyoruz. Hedefimiz 90 km uzaklıktaki Pisa, ondan sonra da bi 80 km daha sürerek Floransa yakınlarında Ecelerle buluşarak Toscana vadisinde güzel bir bağ otelinde kalmayı hedefliyoruz kaderin bizim için ördüğü ağlardan bihaber.



Otobana girmeyi yine şiddetle reddettiğimiz için 30 km/h hızı asla geçemediğimiz ve devamlı trafik ışıklarında durduğumuz bir kara yolunda buluyoruz kendimizi. Hızlı gidemeyişimiz zaten 40 derece olan sıcaklığı daha da hissetmemize neden oluyor. Zira asfalt sıcak, motorlarda hararetten fan köklemiş durumda ve üzerimiz ful koruma. Carrara yakınlarında  bir ufak motor devirme mevzusu sonucunda Özlem kalçasını incitiyor. Pisa’ya kadar motor üstünde geliyor ancak üstüne basması imkansız. İşimizi şansa bırakmayıp acilde bir röntgen çektiriverelim diyoruz. Pisa orta büyüklükte, Pisa ili olarak baktığımızda bölgesiyle birlikte yaklaşık 420.000 nüfusa sahip bir şehir.  Ancak havanın kararmaya başlaması ve bizim turistik alanda (Pisa’yı görüp yolumuza gidiverelim diye plan yapmıştık da) olmamız sebebiyle neredeyse hastane soracak insan bile bulamıyoruz. Navigasyon ise bizi artık olmayan bir hastaneye yönlendiriyor. Nihayet İngilizce bilmeyen, ancak yorgunluktan tekrar motorunu düşüren Özlem’in çektiği acıyı yüreklerinde hissettikleri yüz ifadelerinden belli olan birkaç aşırı genç arkadaş bize yardım etmek istiyor. Çaresiz onların araba önde biz arkada merkezden çıkıyor ve şehri yarım tur dolaşarak kocaman bir hastanenin kapısı önüne bırakılıyoruz. Bu bile bizim için büyük bir lütuf. Grazie mille’leri yüreğimizle de söyleyerek hastane kapısından içeri giriyoruz. Acile geldiğimiz için işimizin hızlıca görüleceğini düşünüyoruz ama olay hiç öyle olmuyor. Şansımıza acildeki danışman bir miktar İngilizce biliyor ve kaydımızı alıyor. Çok beklemeden de acil doktoru bakıyor. Beklediğimiz şekilde röntgen çekilmesi için bizi yönlendiriyor ve biz de bir dolu insanla bir salonda beklemeye başlıyoruz. Numaramızın geldiğini anlamamız imkansız çünkü İtalyanca rakamların okunuşunu bilmiyoruz. Ece bize telefonla yardımcı olmaya çalışıyor ama duyduğumuzu da anlamıyoruz zaten. Vatandaşa bir şey sormak mümkün değil çünkü İngilizce bilmiyorlar. Yaklaşık 1 saat bekledikten sonra tekrar doktora bir şeyler sormak için gidiyorum ama bu sefer son derece kaba bir şekilde ‘bekleyeceksiniz’ diyor. Bir ara, anonsun yapıldığı bölüme dalıyorum tek yönlü açılan kapıdan gizlice, hemşire kovalıyor. 3 saatin sonunda hala aynı salonda bekliyoruz ve hem Özlem’in acısı artıyor hem sinirlerimiz bozuluyor. Bir ara kendi  numaramızın anons edildiğini zannederek yakasına yapıştığım –ve tabi ki bizi anlamayan ancak altın kalpli- bir personel işaret diliyle yanlış yerde beklediğimizi söylüyor ve bizi yan binada başka bir salona götürüyor. Şansımızın döndüğünü düşünüyoruz zira burada çok daha az kişi var ve bir röntgen çekmek ne kadar sürebilir ki (he gülüm he), orda da bir saat kadar bekledikten sonra bir görevli gelip Özlem’i alıyor. Ne mutluluk, nihayet işimiz bitiyor. Üstüne bir saat kadar  bekledikten sonra Özlem geri gelmeyince hastane koridorlarında dolaşmaya başlıyorum. O da ne, başka bir kapının önünde birkaç kişiyle birlikte Özlem de bekliyor ve artık sinirleri bitmiş durumda. Orda da bir saate yakın bekledikten sonra nihayet röntgen çekiliyor. Ondan da bir saat sonra nihayet doktor bir şeyin olmadığını ve yürüyerek çıkıp gidebileceğimizi söylediğinde mutluluğumuz tarif edilemez. Ancak bu arada saat gece yarısı 1:00 olmuş çoktan. Hastaneye ödememiz gereken birkaç Euro’yu o saatte, o kızgınlıkla ve o halimizle ödemeye çalışıyoruz, lakin hastanede bir Allah’ın kulu yetkili yok, otomatik ödeme makinelerini ise çözemiyoruz. Biz de hesabı takarak çıkıyoruz hasteneden.
Booking’den o saatte yer bulmak imkansız, zaten yer olmadığını söylüyor şehirde. Mecburen sokak sokak gezerek, boş otel arıyoruz. Birkaç denemeden sonra İtalya tatilimizin en pahalı otelinde San Ranieri Hotel’de 70 €/kişi olarak konaklamayı başarıyoruz. Ki bizce şanslıyız.

16 Temmuz 2017 Pazar (9.gün):
 Pisa – Floransa – Rapolano Terme (Toscana) : 220 km.
Ertesi günü kendimizi kazıyarak kalkmamıza rağmen kısa bir süre sonra motive oluveriyoruz. Hava yine bin derece filan, programın gerisindeyiz, canımız yanıyor ama mutluyuz.
Hedef, akşam olmadan Toscana vadisindeki agriturismo otelimize yerleşmek. Pisa kulesi çevresinde biraz geziyoruz ama kuleye çıkmak mümkün değil zira uzuuun bir kuyruk ve 18 € gibi gereksiz bir fiyatı var.
Saat 14.00 civarı oradan ayrılıp 2 saat sonra Floransa (Firenze)’ye varıyoruz. Ece ve Dimitri bizi orada bekliyor.
Tarihi şehrin dar sokaklarında bir kez daha navigasyonun azizliğine uğrayarak dönüp duruyoruz bir süre. Nihayet Pisa’nın da içinden geçen Arno nehri kıyısına bir yere park ediyoruz motorları. Floransa’ya temiz 2 gün ayırmak lazım. Kuzey İtalya Toscana’sının başkenti, Medici ailesinin gözbebeği olan Floransa şahane tarihi bir şehir. Ama biz iki saatte bitirmek zorundayız. Ponte Vecchio (Arno nehri üzerinde kurulu olan ve üzerinde evlerin olduğu köprü), hala belediye binası olarak kullanılan Palazzo Vecchio (Eski Saray), Floransa Kadetrali, Michelangelo’nun Davut heykeli, Giotto Campanile çan kulesi, Piazzale meydanı, ve tabiki restorasyonda olan ve burda da göremediğim Neptün Çeşmesi (Fontana del Nettuno) üzerine gelatto (dondurma) da yenerek jet hızıyla geziliyor.
Hava kararmadan Toscana Vadisi’ndeki masal otelimize varmak için hızlıca toparlanıyoruz. Ve nihayet hava kararmak üzere de olsa kişi başı 55€ bayıldığımız, ancak her santimetrekaresine değen Rapolano Terme yerleşimine yakın Villa Buoninsegna’ya varıyoruz. Toscana bölgesinde bir çok agriturizmo oteli var. Bunların çoğu tarihi binalardan restore edilerek, kimisi havuzlu ve oldukça konforlu ama aynı zamanda oradaki bağların ve tarım alanlarının içinde yer alan ve genişçe bahçeleri olan oteller.
Akşam yemeğini mütevazi bir şekilde aşağıdaki kasabada yiyoruz.

Villa Buoinsegna
                           
Palazzo Vecchio















17 Temmuz 2017 Pazartesi (10.gün):
 Rapolano Terme (Toscana) - Roma : 200 km.
Sabah kuş cıvıltıları içinde fulhome made, ultra lezzetli sabah kahvaltımızı aldıktan sonra taşlık otel yolundan çıkarak Roma’yı hedefliyoruz. Amacımız burada 2 gün kalıp güzelce gezmek. Sıcak gerçekten 2 kat yoruyor, Roma’ya öğleden hemen sonra varıyoruz. Otel tercihimiz Sheraton (50 €/kişi). Soyunup dökündükten ve motorları otoparkta dahi olsa bağladıktan sonra kısa şehir turu ve akşam yemeği için çıkıyoruz. Taksi şoförümüz yol boyunca sevgilisi ile telefonda kavga eden ve tahminimizce ağır küfürler eden bir kadın. Korkumuzdan çıtımız çıkıp da bir şey söyleyemiyoruz kendilerine.
 İlk durak ‘Aşk Çeşmesi’ (La Fontana di Trevi –aslında Üçyol çeşmesi) mimarı Salvi olan bu çeşmenin çevresi iğne atsan yere düşmeyecek gibi. Çantalarımızı kollayarak ve çeşmeye paralarımızı atarak tavafımızı tamamlıyoruz. Trevi’ye çok yakın olan İspanyol merdivenleri ise 2.durak. Sonrasında akşam yemeğimizi Ece’nin önceden rezervasyon yaptırdığı İl Vero Alfredo’da yiyoruz ki kendisi Afredo Fettucine’nin mucidi olur. Birkaç tane bu restorandan varmış ama biz en orijinaline oturuyoruz.
Yine ortalama 20’şer € ödeyerek ve krema, parmesan denizinde yüzen fettucineler yüzünden gece kötü rüya göreceğimizi bilmeden Navona Meydanı’na doğru kahvelerimizi içmeye gidiyoruz. Eskiden bir stadyum alanı olan Navona’nın çevresinde kafeler (oldukça pahalı) dizili. Meydanda sırayla 3 tane müthiş çeşme var, Bernini’nin elinden çıkma. Gece vakti çeşmelerin serinliği ve aydınlatmaların da etkisiyle harika bir atmosfere sahip. Bir gün yolunuz düşerse burayı pas geçmeyin derim.

18 Temmuz 2017 Salı (11.gün):
 Roma : 0 km.
Roma’yı 3-4 gün gezip didik didik etmek varken, biz yine mecburen 1 güne sığıştırıyoruz her yeri, her şeyi.
Sabah kahvaltıdan sonra ilk durak Vatikan. Katolik mezhebinin başkenti olan 440.000 m2 büyüklüğünde, nüfusu 500 kişi civarında olan, İsveçli muhafızlar tarafından korunan dünyanın en küçük ülkesi. Müzesi 16 €, ekstra bir şey ödemezseniz sabahın kör vakti kuyruğa girip bu şekilde gezebilirsiniz ancak biz 25’er € ödeyerek rehberli bir tur tercih ediyoruz. Eğer siz meydanda boş boş dolaşırken bir acente değnekçisi sizi yakalamadıysa hemen arka sokaklarda yer alan ofislerden birine kaydolarak bir gruba dahil olabilirsiniz.
Bence gezilmesi bir milyon yıl filan sürmesi gereken bu sanat şaheseri müzeyi 2 saate nasıl gezdik hala anlayabilmiş değilim. Resimlerin, heykellerin her birinin ayrı bir hikayesi var. Tabi ki bunların çok azı anlatıldı, jet hızıyla konuşan İtalyan aksanlı rehberimizin anlattıklarından ise çok daha azı aklımızda kaldı. Çıkmadan önce ise tabi ki çıt çıkarılmadan dolaşılan, en ufak bir seste görevlilerin ensenizde boza pişirdiği, Michelangelo’nun ustalık eseri Sistine Şapeli dibimizin düştüğü son nokta oldu. Her ne kadar fotoğraf çekmek yasak olsa da ben de her Türk gibi gizlice o işi de hallettim.
Vatandaş Kuyrukta
Vittorio Emanuele II Abidesi 
Vatikan müzesinden çıkışta mutad yöresel alış verişler yapıldıktan sonra öğle yemeği yendi. Sonrasında ise 15 dakikada bir kalkan hop on-hop of otobüsle kısa bir şehir turu yapmaya karar veriyoruz. Çok ilginç 15 € olan bilet fiyatını pazarlık yaparak 12 €’ya düşürebiliyoruz. İtalyanlar bazen gerçekten bize benziyor. Bu vesile ile Collesium dahil bir çok kilise, çeşme vb. 1 saat içinde geziyoruz. Otobüs turu bittikten sonra ise Ece’nin ısrarla Parlamento Binası dediği ama aslında Vittorio Emanuele II Abidesi’nde baya oyalanıyoruz.

Ön kısımda 1.Dünya Savaşı’nda hayatını kaybeden askerler anısına hiç sönmeyen bir ateş yakılıyor. Teras kısmından ise güzel bir şehir manzarası var. Burayı da gezmek için bir tam gün lazım, içinde güzel bir müze var çünkü.
Yürüyerek Pantheon’a gidiyoruz ama öncesindeki durak yerimiz Pantheon’un arka sokağında yer alan, en iyi esspresso yapan cafe ödüllü ‘Lant Eustachio –il caffe’.  Dünyanın en iyi esspressosu mu bilemedik ama güzel bi şey içtik o kesin.
M.S. II.yy.da inşa edilen Pantheon pagan Roma tanrılarına adanmış ilk başta ama daha sonra Roma’nın Hristiyanlığı kabul etmesiyle kiliseye çevrilmiş. 43 m. Çapında bir kubbesi var, ortasında da güneş ışığının girdiği bir delik. Yapı içinde bir çok mezar da var. Çok eski ve görülmeli.


Pantheon

19 Temmuz 2017 Çarşamba  (12.gün):
 Roma - Termoli : 300 km.
Artık tam olarak dönüş yolundayız. Yardırarak yine Adriyatik kıyısında oldukça kendi halinde bir kasaba olan Termoli’ye ulaşıyoruz. O kadar kendi halinde ki İtalyancaları bile anlaşılmaz durumda (yani bizce.) 40’ar € vererek Albadido (40€/kişi) adında hoş ve konforlu bir aile işletmesi otelde kalıyoruz. Sahile biraz uzak ama Dimitri’nin motoruna varoş usulü 3 kişi binerek ulaşım sorunumuzu çözüyoruz. Artık deniz, kum, güneş ve dinlenme zamanı. İtalyanların oldukça keyfe keder takıldıklarını söylemeliyim. Siestaları zaten hiç saymıyorum ama bir restoran sahibi bugün canım istemedi diye menüyü eksik çıkarır mı yahu. Termoli’de çıkarır. Minnak bu kasaba harika bir kumsala sahip olmasına rağmen turistik olmak için en ufak bir çaba harcamıyor. Sokaklarında çekirdek çitleyerek yürürken, ahbaplarla hasbıhal etmek oldukça olağan.

20 Temmuz 2017 Perşembe  (13.gün):
 Termoli - Bari : 215 km.
Uyduruk sabah kahvaltısından sonra sallanarak yola çıkıyoruz. Akşam 18.30’da Bari’den Igoumenitsa’ya feribotumuz var çünkü. Bari’ye saat 15.00 gibi varınca Özlem’le biraz gezelim diyoruz ama sıcaktan ne mümkün. Ha bir kilise eksik, ha bir kilise fazla diyerek ondan da vazgeçiyoruz. Ve tatilimizin İtalya faslı Bari’de nihayetleniyor.





21 Temmuz 2017 Cuma  (14.gün)
Igoumenitsa – Nea Karvali/Kavala: 485 km
Gün ağarırken Igoumenitsa limanına yanaşıyoruz. Feribotta neredeyse sıfır uyku çeken ben için yorucu bir gün olacak. Limanda kahvaltıdan sonra Ece ve Dimitri’den ayrılıyoruz. Onlar Pire’ye gidecekler. Bizim ise İstanbul’a varışımız yarın akşamı bulacak. Sabahın tatlı serini ve hafif virajlı/tünelli yolların ayakta tutucu etkisi geçtikten sonra motorumun neden 200 km/h ın üstüne çıkamadığı konusunda derin bir şekilde hayıflanıyorum (hoş 200’ü de göstermedi ya bana). Sıcak, dümdüz otoban, dakka başı otobanların ortasında kaşımıza çıkan ve bizi yavaşlatan gişeler bataryası %1 seviyesinde seyreden ben için gerçekten çok acı verici oluyor. Ancak bu durum Selanik’e uğrayıp Atatürk’ün evini gezmemi engelleyemiyor.  Neyse ki öğleden biraz sonra Kavala’nın az ilerisinde minicik bir yerleşim yeri olan Nea Karvali’de yolcuğumuz boyunca bulduğumuz en ucuz ve konforsuz otele (Hotel Paralia – 20 €/kişi) kendimizi atıyoruz ve dinleniyoruz. Akşama doğru denize girecek zaman bile kalıyor. Buralarda Yunan halkı Türkleri çok iyi biliyor ve oldukça misafirperverler. Sohbetleri, hal ve tavırları, yaşayışları, yemekleri bize çok benziyor, ya da bizim onlara :)
.
22 Temmuz 2017 Cumartesi  (15.gün)
Nea Karvali/Kavala - İstanbul: 445 km
Yardırarak gelsek de nedense bir türlü yol bitmedi. Sınırda ilki kadar olmasa da 1 saat kadar beklememizi, free shopta oyalanmamızı,  bir kenara bırakırsak, şahane memleket ve akabinde İstanbul trafiği eve varışımızı 17.00 sularına bıraktı. Eve 500 m. kala Mecidiyeköy trafiğine ve sıcağa artık daha fazla dayanamayan sevgili yol arkadaşım stop etti. Aküsünün bitmesi imkansız olduğu için, sorunu bilmediğimden daha büyük bir zarar vermekten de korkarak kah ittirerek, kah  20 m. bir çalıştırarak (tekrar stop ederek) otoparka nihayet ulaştım. (neyse ki serviste reset atılarak sorun çözüldü, benzin akışını sağlayan programın kafası karışmış .)
The End…

Notlar:
1-Avrupa’da motorla şehir gezecekseniz sıcağın top olduğu ve turistlerin akın ettiği Temmuz ayında bunu yapmayın.
2-İtalya’ya gidecekseniz ve turistik yerlerin dışına çıkacaksanız (ki çıkmayacaksanız da) temel düzeyde İtalyanca öğrenin veya bir bilen yanınızda bulundurun.
3-Booking’e şeksiz şüphesiz güvenmeyin.
4-Türk olduğunuz konusunda bayrak açarak dolaşmayın. Gerçekten sevmiyorlar.
5- Otobanlar çok ama çok pahalı. Ancak diğer bazı alternatif yollarda da korkunç kamyon ve tır trafiği var. Sahil kısımlarında ise hep trafik var. Bunun dengesini iyi yaparak, bazı yerlerde otoban bazı yerlerde ücretsiz yol kullanarak en optimali bulmaya çalışın.
6-Temmuz’da motorla Avrupa’da turistik gezi yapmayın.:)
7-Kahve konusunda müsterih olun. Kötü kahve içme şansınız neredeyse hiç yok. Allah'ın unuttuğu benzin istayonlarında bile en basiti Nero’dakine benzer kahve yapma sistemleri var, o kadar yani
8-Sağlam bir powerbank’iniz olsun.
9- Motorla gidecekseniz yakın zamanda bakım yaptırmış dahi olsanız yine de servisinize götürün veya ustanıza gösterin.
10- Temmuz’da motorla Dolomiti’ye , Transfagarasan’a, Alpler’e filan gidin, İtalya’da ne işiniz var :) (Bunu demiş miydim.))
11- Son olarak, hiçbir zaman, hiçbir yerde ve hiçbir nedenle korumasız motora binmeyin ve trafik kurallarına uyun.

Rota:




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder